Ana Sayfa Gündem 5 Temmuz 2020

Ben Beni Anlattım

Biraz uzun yazı ama okuduğunuzda belki de kendinizi de bulacaksınız içinde….
BABAM, AĞABEYİM, BASKI, SEVGİ, DİNDEN UZAKLAŞMAM, SOSYALİZMLE TANIŞMAM VE TÜM İNSANLAR İÇİN İKTİDARA BİR TAVSİYE!
İnsan davranışlarına ya da yönelişlerine bakarken, psikoloji, sosyoloji, pedagoji, felsefe, siyaset, insanlık tarihi, (uygarlık), mantık, biyografi, klasik, şiir falan okuduklarımdan bir sonuç çıkarmaya çalışırım kuşkusuz… Ancak asıl benim yaşamım derslerle doludur ve o derslerden hareket ederek bir insanın hangi davranışı neden yaptığını tahlil etmeye çalışırım.
Çocukluğumdan gençliğin ilk evresine kadar hayatımın hemen hemen her günü dayak yiyerek geçti. Babam dindar bir insandı. Ama dini bize baskıyla, zor kullanarak öğretmeye ve sevdirmeye çalışıyordu. Namaz kılmıyordum, oruç tutmuyordum, kuran kursundan kaçıyordum, hepsinde de dayakla ödüllendiriliyordum(!) Gerçi bir dönem oruç tuttum, namaz kıldım. Kuran-i Kerim’i üç kez okudum. Yasin-i Şerif’i, Ayet-ül Kursü’yü ve tüm sureleri ezberledim.
Babamın zor kullanarak beni terbiye etmeye çalışması, İslam dinini yere göğe sığdıramamasını dinlerken içimden hep, “Bu nasıl bir din? Herkes yalan konuşuyor, çıkarcı davranıyor, ikiyüzlülük yapıyor. Zengin fakirin halinden anlamıyor, sömürdükçe sömürüyor. Dayak, zorbalık, vurma kırma din diye bize dayatılmaya çalışılıyor. Bu din yüzünden her gün dayak yiyorum. Böyle din olmaz olsun” diyordum.
Sonra öğrenimi nedeniyle bizimle pek beraber olamayan ve doğru dürüst tanımadığım ağabeyim girdi hayatıma…. Onun için, “Dinsiz, komünist adam yer bunlar. Canavardır bu komünistler. Bu ağabeyin de o canavarlardan biridir” diyorlardı. Tabii ki bunu diyenlerin başında babam vardı. Ağabeyimle ilk temasımızda çok korkuyordum. Bu komünist, dinsiz canavar, bir yolunu bulup beni yiyecek diye çok korkuyordum çocuk aklımla…
Ama beni, kardeşlerimi çok seviyordu. Bir büyük gibi karşısına alıp konuşuyordu. Şakalar yapıyor, çocuk gibi oynuyordu. Bir akşam anneme, “Adnan bu gece benimle yatsın” dediğinde korkudan küçük dilimi yutacaktım. Çünkü, beni diri diri yiyeceğinden emindim. İçimden, “Annem kabul etmese… Ağabeyim kaç gündür bize iyi davranıyor. Kandırıyor bizi… Şimdi gece uyurken yiyecek beni” diye düşünüyordum. Ancak annem izin verdi ve onda yıkıldım adeta….
Yattık, ağabeyim sarıldı bana, öptü kokladı ve sonra da uyumaya başladı. Ama korkudan uyku gözüme girmiyordu. Çünkü bana göre numara yapıyordu. Ben uyuyunca gözlerini açacak ve yiyecekti bundan emindim… Bir süre sonra gözlerim uykusuzluğa dayanamadı ve kapandı. Uyumuştum. Uyandığımda sabahtı ve her tarafımı kontrol ettim. Hiçbir yerimde ısırık izi yoktu. Ağabeyim beni yememişti. İnanılmaz bir mucizeydi bu… Bu böyle birkaç akşam daha devam etti.
Ağabeyim Ankara’da Gazi Eğitim Fakültesinde okuyordu. Mahur Çayan, Deniz Gezmiş’lerin döneminin Üniversitelisiydi. Yani 68 kuşağının o ele avuca sığmayan devrimcilerinin bir parçasıydı… Bizimle oynayıp, yeterince zaman ayırdıktan sonra kitapların içine düşüyor, okurken hiç rahatsız edilmemeyi istiyordu. Okuduğu kitaplardan bir kelime bile anlamıyordum.
Bu arada bize barıştan, adaletten, sevgiden, saygıdan, paylaşmaktan, dayanışmadan, empatiden, sömürüsüz, herkesin eşit, adil yaşadığı bir dünyadan söz ediyordu. “Yarın yanağından gayri her şeyde, hep beraber olabilmekten, her şeyi paylaşmaktan” söz ediyordu. Böyle bir Türkiye’nin düzenin adı sosyalizm olacaktı. Bu düşler tüm dünyada gerçekleştiğinde de komünist toplum inşa edilecekti. Yavaş yavaş sömürünün ne olduğunu, artı değerin patronların cebine girerken işçinin nasıl da sömürüldüğünü anlatıyordu. Birçoğunu belki anlamıyorduk ama ne kadar hoş geliyordu kulağa… Hem de hiç dayak atmadan anlatıyor, sevgiyle yaklaşıyordu bana ve kız kardeşlerime…
O olduğunda babam da bana dayak atamıyordu. Ağabeyim hemen önünü kesiyor ve buna izin vermiyordu. Okulların tatil olmasını ve ağabeyimin bir an önce yanımıza gelmesini dört gözle beklerdik. Büyümeye başlamıştık artık. Yaşları bana yakın 3 kız kardeşim olduğu için evimizde kızlar eksik olmazdı. Yani kız çocukları arasında büyüyordum. Ama yine de yaşadığımız toplum, “Kadınla erkek, ateşle barut gibidir asla bir arada bulunmazlar, patlarlar” diye düşündüğü için bunun etkisindeydik.
Ağabeyimin kadın ve erkeğin nasıl arkadaş, dost, ağabey-kardeş, yoldaş olabileceğini,, cinsiyetçi yaklaşımın ne kadar kötü olduğunu, kadını cinsel meta görmenin iğrençliklerini de anlatıyordu. Onun da anlatımıyla hiçbir kıza farklı gözle de bakmamaya başlamıştım. Sevdiğim varsa o bambaşkaydı tabii ki… Oysa babam, “Kadın, erkek asla arkadaş olamaz. Dinimizce çok büyük günahtır. Bir arada olan namahrem kadın ve erkek zina yapmış gibi olurlar” diyordu. Babamın inandığı din bana iyice uzak görülürken, ağabeyimin barışçı, sevgiyle anlattığı sosyalizm ve komünizm hayallerimi süslüyordu.
Daha da büyüdük, gençlik günlerine doğru hızla yol aldım. Artık ben de okumaya, incelemeye, araştırmaya başlamıştım. Sosyalizmi bilinçli olarak benimserken, dinden tamamen uzaklaşmıştım. Bir tanrı bu kadar büyük adaletsizliklerin olduğu dünyayı yaratamazdı. Yaratmış olsa, tüm haksızlıkları tek harekette giderirdi. Tabii ki dinle ilgili de okumaya devam ediyordum ama artık materyalizm ile tanışmış ve sorgulayıcı kitaplar okuyordum.
Askere gittim geldim. Gazeteciliğe başladım. Bu süreç içinde elime geçen ne kadar kitap varsa okuyor, anlamaya, dünyayı tahlil etmeye çalışıyordum. Bu arada dinle ilgili de çok daha fazla şey öğrenmeliydim. İlk işim Kuran-ı Kerim’i üç ayrı yazardan Türkçe olarak okudum. Sonra Gazali, Bahari başta olmak üzere bir çok din bilginini okudum, adeta yuttum. Sonrasında Turan Dursun ile tanıştım. Tüm kitaplarını okudum. İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, derken tüm dinleri, dinlerin kökenlerini de okudum. Sümer’lere kadar gittim.
Artık netleşmiştim. Hem kapitalizmin, hem ekonomisi ve statüsü güçlü olanların adeta koruyucusu olan dinle ilgili nerede olmam gerektiğinin kararı kesindi bende… Bu düşüncem tüm dinlerle ilgili de aynıydı.
Ve artık karşınızda bugünkü Adnan Sungur…
Buradan hareketle gelmek istediğim nokta şu… Recep Tayyıp Erdoğan ve onun temsil ettiği dini-siyasi çizgi, iktidara geldikten sonra kindar ve dindar bin nesil yaratmaya çalıştılar. Bunu defalarca söylediler ve uygulamaya da koydular. İmam Hatipler, Kuran Kursları, yeni yeni camiler ve vakıfların yanında tüm devlet daireleri ayrı bir camiye dönüştürüldü adeta…
Fakat geride bıraktığımız 18 yıl içinde dinden soğuyanların, bu iktidardan uzaklaşanların sayısı arttıkça artıyor. Ateist ve deistler çığ gibi büyüyor. Z Kuşağı diye nitelendirilen sadece AKP iktidarını tanımış olan gençliğin büyük bölümü bu iktidara karşı ve dinle arasına önemli mesafe koymuş…
Neden biliyor musunuz?
Çünkü bu kuşak bir kendi yaşamlarına, ekonomik, sosyal durumlarına bakıyor, bir de iktidarda kindar ve dindar nesil yaratmaya çalışanların yaşamlarına… Onların nasıl da yalana baş vurduklarını bizzat yaşıyorlar. İkiyüzlülük yaptıklarını, çıkar için her role büründüklerinin farkına varıyor. Yandaşların nasıl da Karun gibi zenginleştirildiklerini, kendilerinin ise gün geçtikçe açlık sınırının altına doğru gittiklerini görüyorlar. Baskıyla, şiddetle, zorbalıkla boyunduruk altına alınmak istediklerinin de farkında… Yandaşların torpille ballı işlere girdiğini, kendileri gibi sahipsiz olanların ise işsiz güçsüz dolaşmanın acısını hissediyorlar. İtilmişliğin, kakılmışlığın, dışlanmışlığın derin üzüntüsüyle büyüyorlar…
Çocuğun kişiliği bile bir baskı altında isyan ederken ve bildiğinden şaşmazken, bu gençleri ve tüm insanları baskıyla istediğiniz gibi dizginleyebileceğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu noktada da bir örnek de benim. Baskı ile bana dini dayatan babamdan her gün dayak yeme pahasına istediği kişi olmadım. Ama barışla, sevgiyle, adaletle kendi düşünce dünyasını anlatan ağabeyimi ağzım açık dinleyip, rol moralim olarak gördüm ve bugün o günlerde kulağıma hoş gelen düşüncenin temsilcisiyim.
Bu nedenle, eğer insanları, özellikle çocukları ve gençleri yanınıza çekmek istiyorsanız onlara demagoji yapmayın, baskı altına almayın, zor kullanmayın… Bir kere insan olduğunu hissettirin, sevgiyle, saygıyla, barış diliyle bir de tabii ki adalet, eşitlikle, özgürlük düşlerine sınır koymadan yaklaşın…
Bakın nasıl harika cevherler çıkacak aralarında ve sizleri de elleri çatlayana kadar alkışlayacaklar.
İsterseniz bir deneyin!
NOT 1: Babamın beni döverek büyütmesinden dolayı ona bir sitem gönderdiğim düşünülmesin. Babam da o kültürle yetişti. Sosyal, kültürel çevresi buydu ve ufku ancak bir çocuğu dayakla eğitebileceğini öğretmişti ona yaşadığı çağ… Aynı babam, haksızlıklara etrafında sevilen, sayılan, güce boyun eğmeyen, isyan eden ve bu nedenle çalıştığı Numune Hastanesi’nde de defalarca bedel ödeyen bir kişilikti..
NOT 2: Baskı, şiddet ve zorbalıkla büyütülen çocuklarda iki tür kişilik görülür. Ya çok silik, sinik ve kişiliksiz olur. Ya da isyankar, baskın, kavgadan kaçmayan, korkmayan bir kişilik ortaya çıkar. Sanırım ben ikinci şıkka dahil oldum. İyi ki de böyleyim.

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Hazır Site by Uzman Tescil