16 Şubat 2025 Pazar
Tükenmişlik Sendromu hızla yaygınlaşıyor!
Bağışıklığı zayıflatıyor, kalbi tehdit ediyor!
Tükenmişlik Sendromu ile mücadelede etkili önlemler!
Tükenmişlik Sendromu’nun 10 önemli belirtisi!
‘Kendimi tükenmiş hissediyorum’, ‘çok yorgunum’, ‘çalışmak istemiyorum, yataktan kalkmak bile çok zor geliyor’, ‘herkesi geride bırakıp kaçmak istiyorum’… Bu ve benzeri şikayetlerden yakınanların sayısı günümüzde hızla artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal, “Tükenmişlik sendromu bireyin bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve kişiyi soğuk algınlığı, grip ya da uykusuzluğa karşı daha duyarlı hale getirebilir. Uzun süre tedavi edilmeden ilerlemesine izin verilirse alkol bağımlılığından depresyona, diyabetten kalbe dek çok ciddi fiziksel veya psikolojik sorunlara yol açabilir” diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Günal, tükenmişlik sendromunun kıskacında olup olmadığınızı anlamanızı sağlayacak 10 soruluk test hazırladı, kendinizi tükenmiş sendromundan korumak için alabileceğiniz önlemleri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Modern çağın yol açtığı önemli sorunlardan biri; tükenmişlik sendromu! Günlük yaşamın aşırı koşuşturmacasında; aşırı iş yükünden ‘hayır’ diyememeye ve sınır koymada güçlük çekmeye, ekonomik zorluklardan mükemmeliyetçi kişilik yapısına dek bir çok faktör kişinin kendini tükenmiş hissetmesine yol açabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal “Günümüzde yoğun rekabet koşulları ve gelişen teknolojinin de etkisiyle işyerinde ve evde uzun çalışma saatleri, ekonomik sıkıntılar, toplumsal güvenlikle ilgili üzücü haberler ya da sosyal medyada insanların sürekli eğlendiği, mutlu olduğu, tatil yaptığı ütopik yaşamların gerçekliğine dair yanılsamalar gibi çok sayıda etken kişinin fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak yıpranıp kendini tükenmiş hissetmesine neden olabiliyor. İlk kez 1974 yılında Psikolog Freudenberger tarafından kullanılan tükenmişlik kavramı son 50 yıldır oldukça yaygın bir araştırma konusu olmakla birlikte, günümüz koşullarında görülme sıklığı hızla artmaktadır. Bireyin normal şartlarda profesyonel yaşamdaki kariyerinden, arkadaşlıklarından veya ailesindeki sosyal etkileşimlerinden aldığı keyfi azaltan, kendini başarısız ve değersiz görmesine neden olan tükenmişlik sendromu tıbbi bir tanı olmasa da ciddi ve mutlaka profesyonel psikolojik destek almayı gerektiren bir sorundur” diyor.
10 soruda ‘tükenmişlik’ testi!
Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal, hazırladığı 10 soruluk testte, yanıtlarınızın 5 ve üzeri ‘evet’ olmasının, tükenmişlik sendromu yaşadığınız anlamına gelebildiğini belirterek “Tükenmişlik sendromu kendiliğinden geçebilen bir durum değildir, mutlaka psikolojik olarak destek almanız gerekir” diyor. İşte 10 soru;
Baş ağrısından kalp hastalıklarına!
Tükenmişlik sendromu yaşayanların kendilerini sürekli yorgun hatta bitkin, tükenmiş hissettiklerini belirten Dr. Günal “Baş ağrısı, karın ağrısı, iştahta veya uykuda düzensizlik, duygudurumda değişiklikler, özellikle kaygılı ya da umutsuz hissetme en sık yaşanan belirtileridir. Bunun sonucu olarak kişiler, sosyalleşmeyi ve arkadaşlarına, aile üyelerine ya da iş arkadaşlarına güvenmeyi bırakarak izolasyona yönelebilirler. Hayata karamsar bakıp kendilerini çaresiz hissedebilirler. Tıpkı diğer kronik stres türleri gibi tükenmişlik sendromu da bireyin bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve soğuk algınlığı, grip ya da uykusuzluğa karşı daha duyarlı hale getirebilir. Uzun süre tedavi edilmezse ilerleyerek alkol-madde bağımlılıkları, depresyon, kalp hastalığı ve diyabet gibi ciddi fiziksel veya psikolojik hastalıklara yol açabilir” diyor.
xxxxx Kutu Bilgisi xxxxxx
Tükenmişlik sendromundan korunmak için önlemler!
Alandaki gelişmeler Astana sürecinin sona erdiğini gösteriyor!
Türkiye, Münbiç bölgesindeki PYD/YPG’ye karşı bir harekât gerçekleştirebilir!
Suriye’de son dönemde yaşanan gelişmeleri değerlendiren Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. İbrahim Arslan, çok fazla aktörün devrede olduğu Suriye krizinde, anlık gelişmelere bakarak, geleceğe yönelik öngörüde bulunmanın oldukça güç olduğunu belirtiyor.
Doç. Dr. İbrahim Arslan, “Türkiye, Fırat’ın batısında bulunan Münbiç bölgesindeki PYD/YPG’ye karşı da Suriye Milli Ordusu ile bir harekât gerçekleştirebilir. Alandaki gelişmeler ve karşılıklı güven noksanlığı, Astana sürecinin sona erdiğini ya da alandaki gerçeklikler üzerinden yeni bir kurgunun yapılması gerektiğini göstermektedir.” dedi.
Üsküdar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Doç. Dr. İbrahim Arslan, Suriye’de son dönemde yaşanan gelişmeleri değerlendirdi.
Esad reform yapmak yerine sert müdahalelerde bulunmuştu…
Ortadoğu’da birçok devletin ciddi sarsıntılar geçirdiğine tanık olduğumuz Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte, halkının çoğunluğu Sünni olmasına karşın, Nusayri olan Beşar Esad yönetimindeki Suriye’de de iç karışıklıklar çıktığını hatırlatan Doç. Dr. İbrahim Arslan, “Esad, iç istikrarın sağlanmasına yönelik olarak, halkın taleplerini dikkate alarak reform yapmak yerine, muhaliflerine karşı oldukça sert müdahalelerde bulundu. Bunun üzerine, Suriye’de yaşamlarını sürdürmelerinin mümkün olmayacağını gören Suriyeli muhalifler, diğer komşu ülkelerin yanı sıra, bölgenin en güvenlikli ülkesi olan Türkiye’ye de göç ettiler. Türk hükümetinin Suriye’den gelenlere karşı kolaylaştırıcı tutumu, Türkiye’ye göç eden Suriyelilerin sayısını daha da artırdı.” diye anlattı.
Suriye çok parçalı bir yapıya dönüştü…
Doç. Dr. İbrahim Arslan, ABD, Rusya, İran ve Türkiye’nin de müdahil olduğu krize işaret ederek, “Suriye, genel olarak, kuzeydoğusunda ABD’nin desteğindeki PKK terör örgütünün parça yapısı olan PYD/YPG kontrolünde bir bölge, Türkiye’nin hemen güneyinde Fırat’ın batısında Türkiye’nin kontrolünde bir bölge, İdlib’de Suriyeli muhaliflerin kontrolünde bir bölge, Suriye rejiminin kontrolünde bir bölge ve Suriye’nin güneyinde IŞİD kontrolünde bir bölge olmak üzere çok parçalı bir yapıya dönüştü. Suriye krizi sürecinde 30 Aralık 2016’da Türkiye, Rusya ve İran’ın garantörlüğünde ateşkes ilan edildi. Görüşmelerin tarafsız bir yerde yapılması ihtiyacı üzerine Astana’da süreç başlatıldı ve ilk görüşme 2017’de gerçekleştirildi.” ifadesinde bulundu.
HTŞ; ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından destekleniyor!
Suriye’de son günlerde yaşananları değerlendiren Arslan, “Bu noktada, son gelişmelerle dikkatlerin yoğunlaştığı İdlib üzerinde durmak isterim. Suriye’de çatışmasızlık bölgelerinden biri olarak belirlenen İdlib’in nüfusu yaklaşık 4 milyondur; halen çok sayıda rejim muhalifine ev sahipliği yapmaktadır. Şehir, Ebu Muhammet Colani liderliğindeki Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) tarafından yönetilmektedir. HTŞ, 2011’de El Kaide’ye doğrudan bağlı olarak Nusra Cephesi adı altında kuruldu. Grubun lideri Colani, 2016’da El Kaide ile saflarını ayırdı ve benzeri birkaç grupla birleşerek Heyet Tahrir eş-Şam adını alan örgütü kurdu. HTŞ bünyesinde beş farklı örgüt bulunmaktadır. HTŞ, her ne kadar Batı tarafından terör örgütü olarak görülse de ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından desteklendiği bilinmektedir. HTŞ, selefi anlayışa sahip radikal bir yapı olarak dikkat çekmesine rağmen, son zamanlarda ılımlı bir görüntü vermeye çalışmaktadır. Örgütün zaman zaman Türkiye’ye karşı olumsuz ve sert söylemleri olduğu da bir gerçeklik.” diye konuştu.
Suriye Milli Ordusu olarak adlandırılan yapı içinde yaklaşık 36 farklı örgüt var
“HTŞ, Türkiye tarafından da terör örgütü olarak tanınmaktadır.” diyen Doç. Dr. İbrahim Arslan, sözlerine şöyle devam etti:
“Türkiye’nin kontrolündeki bölgede bulunan ve Suriye Milli Ordusu olarak adlandırılan yapı içinde ise irili ufaklı yaklaşık 36 farklı örgüt bulunuyor. Suriye Milli Ordusuna dönüşmeden önce Özgür Suriye Ordusu olarak adlandırılan bu yapı, eğit-donat kapsamında başlangıçta ABD ve Türkiye tarafından teçhiz edildi. Daha sonra, 2015’te, ABD’nin eğit-donat programından çekilmesi üzerine, Türkiye’nin bu grup üzerindeki etkisi arttı. HTŞ ve Suriye Milli Ordusu, Suriye’de rejimin devrilmesini amaçlayan motivasyonla hareket etmekte. 27 Kasım 2024’te İdlib’den Halep istikametine hareket eden örgüt HTŞ olmakla birlikte, Suriye Milli Ordusuna bağlı bir kısım unsurun da bu örgütle birlikte hareket ettiği görülüyor.”
Farklı coğrafyalarda olsa da eş zamanlı gelişmeler birbiriyle bağlantılı…
Uluslararası ilişkilerde farklı coğrafyalarda olsa da eş zamanlı gelişmelerin birbiriyle bağlantısı olduğunu dile getiren Doç. Dr. İbrahim Arslan, “Bu kapsamda öncelikle Rusya-Ukrayna Savaşının üzerinde durmak istiyorum. Bilindiği üzere NATO’nun doğuya doğru genişlemesinden rahatsız olan Rusya, Ukrayna’nın NATO ve AB üyeliği perspektifini engellemek maksadıyla, 2014’te, Ukrayna’ya ait olan Kırım’ı işgal etti. Ardından, Ukrayna’nın doğusunda, Rus asıllıların yaşadığı gerekçesiyle fiili bir durum yaratarak Donbas bölgesine özel bir operasyon başlatan Rusya, ilerleyen süreçte, Kırım gibi bu bölgeyi de işgal ve ilhak etti. Rusya-Ukrayna Savaşı halen devam etmektedir.” dedi.
50 binden fazla Filistinli, İsrail tarafından gerçekleştirilen askeri operasyonlarda hayatını kaybetti
Üzerinde durulması gereken bir başka önemli gelişmenin de HAMAS-İsrail çatışması olduğunu kaydeden Arslan, “HAMAS’ın 7 Ekim 2023’te Gazze’den yaklaşık 5 bin roketle başlattığı Aksa Tufanı operasyonu, İsrail’in önce Gazze, ardından Batı Şeria ve Lübnan’da askerî harekât icra etmesine gerekçe teşkil etti. Gelinen noktada 50 binden fazla Filistinli, İsrail tarafından gerçekleştirilen askeri operasyonlarda hayatını kaybetti, İsrail’in saldırıları halen devam etmektedir. Süreç içinde İran ve Suriye toprakları da İsrail saldırılarına maruz kaldı.” diye konuştu.
HTŞ’yi harekete geçiren esas motivasyon ne?
Suriye’deki rejimin, Lübnan’da İsrail’e karşı güç kaybeden Hizbullah’ın yarattığı boşluğu kapatmak üzere, Halep’teki güçlerini İsrail’den gelebilecek bir saldırıyı önlemeye yönelik olarak güneye kaydırması ve Halep’i PYD/YPG’ye bırakmasının, İdlib’deki HTŞ unsurları için Halep’in ele geçirilmesine yönelik bir fırsat doğduğu yönünde algılandığını kaydeden Doç. Dr. İbrahim Arslan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“ABD’nin 1979’dan bu yana uyguladığı yaptırımlardan dolayı güç durumda bulunan İran’ın; Lübnan’da desteklediği Hizbullah’ın İsrail karşısında başarılı olamaması ve bu örgütün üst düzey 19 yöneticisini İsrail saldırıları sonucunda kaybetmesi nedeniyle bölgedeki etkisi en alt düzeye indi. Aynı dönemde Batı silahlarıyla desteklenen Ukrayna karşısında istediği sonucu alamayan Rusya’nın da dikkatini bir başka bölgeye çevirebilecek durumda olmaması, HTŞ tarafından, Suriye rejimine karşı harekete geçilmesi gereken anın geldiğine dair inancı güçlendirdi. Suriye rejimini destekleyen Rusya ve İran’ın içinde bulunduğu zor durum, HTŞ’yi harekete geçiren esas motivasyon olarak görülmektedir.”
Bölgede çatışmalar yeniden şiddetlenebilir…
HTŞ ile Suriye Milli Ordusunun bir kısmının çok kısa sürede Halep’i ele geçirmesi ve Hama’ya doğru ilerlemesinin yanı sıra, Suriye Milli Ordusunun PYD/YPG’nin kontrolünde bulunan Tel Rıfat’ı ele geçirmesinin, “Suriye’de dengeler değişiyor mu?” sorusunu gündeme getirdiğini anlatan Doç. Dr. İbrahim Arslan, “Çok fazla aktörün devrede olduğu Suriye krizinde, anlık gelişmelere bakarak, geleceğe yönelik öngörüde bulunmanın oldukça güç olduğunu belirtmek isterim. Bunun için biraz daha beklemek gerektiğine inanıyorum. Nitekim, bu düşüncemizi doğrular biçimde, 2 Aralık Pazartesi günü Rusya ve İran, Suriye rejimine koşulsuz desteklerini açıkladılar. İlave olarak Putin, Suriye’deki Rus güçlerinin komutanını değiştirdi. Bu gelişmelerle birlikte Esad’ın ülkede zorla askere alma uygulamasını başlattığına dair bilgiler gelmektedir. Bu durum, bölgede çatışmaların yeniden şiddetleneceğine dair ipuçları vermektedir.” şeklinde konuştu.
Türkiye, Fırat’tın doğusunda ve batısında kontrol sağladı…
Türkiye’nin, güneyinde Akdeniz’e çıkışı olacak bir terör yapılanmasını önlemek maksadıyla, 2016, 2018 ve 2019’da Suriye’nin kuzeyine gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı olarak adlandırdığı operasyonlarla, arada boşluk olmakla birlikte, Fırat’tın doğusunda ve batısında kontrol sağladığını kaydeden Doç. Dr. İbrahim Arslan, şöyle devam etti:
“Türkiye, Fırat’ın doğusunda ABD’nin desteklediği PYD/YPG terör oluşumunu dikkate alarak, bu oluşumun etkisiz hale getirilmesi ve Türkiye’deki Suriyelilerin, Suriye’nin kuzeyinde emniyetli bir bölgede yaşamalarını sağlayacak bir sahanın elde bulundurulması için Suriye’den erken bir tarihte çekilmek istememektedir. Buna karşılık Rusya ve İran’ın desteklediği Esad, Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyindeki askeri varlığını çekmesini istemekte, bu durumun gerçekleşmemesi halinde, Türkiye ile müzakere masasına oturmamakta ısrarcı olacağını ortaya koymaktadır. Şam rejimi, ABD’nin desteklediği PYD/YPG yapılanmasını, Türkiye’nin aksine, bir tehdit olarak görmemektedir.”
Rusya ve İran, son harekatın Türkiye’nin bilgisi dahilinde gerçekleştiğine inanıyor
Rusya ve İran’ın, HTŞ ve Suriye Milli Ordusunun bir kısmının birlikte gerçekleştirdiği son harekatın, en azından, Türkiye’nin bilgisi dahilinde gerçekleştiğine inandığını dile getiren Doç. Dr. İbrahim Arslan, “Buna karşın Türk Dışişleri yetkilileri, İran dahil, bölgedeki tüm başkentlerle iletişimini sürdürmekte ve gelişmeleri yakından takip ettiğini ifade etmektedir. HTŞ’nin gerçekleştirdiği ve Esad’ı müzakere masasına oturmaya zorlama potansiyeli olan bu harekâta, Suriye rejimi müttefikleriyle birlikte karşılık vereceğini açıkladı. Rusya ve İran’ın bu yöndeki açıklamalarını birlikte değerlendirdiğimizde, önümüzdeki günlerde, başta Halep olmak üzere HTŞ’ye karşı özellikle yoğun hava saldırılarının başlatılacağını söyleyebiliriz. İran’ın; HTŞ’nin gerçekleştirdiği saldırılarda Türkiye’yi suçlaması halinde İsrail, Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getirmek maksadıyla, barış anlaşması imzaladığı Lübnan’ın yanı sıra Filistinlilerle de barış görüşmelerine başlayabilir. Bu durum, Halep’teki HTŞ’ye karşı kullanılmak üzere, Lübnan’daki Hizbullah üzerindeki baskıyı ortadan kaldırır, İran’ın elini rahatlatır.” diye konuştu.
Türkiye, Fırat’ın batısında bulunan Münbiç bölgesinde harekat gerçekleştirebilir
Suriye’nin; güneyindeki güçlerini Halep’in tekrar alınması için kuzeye kaydırmasının, son dönemde, 1967’den bu yana işgali altındaki Golan Tepelerinde bulunan mayınları kaldıran İsrail için Şam’ın güneyinden PYD/YPG kontrolündeki bölge istikametinde, Suriye içlerine saldırıya geçmesine uygun bir zemin hazırlayabileceğini kaydeden Doç. Dr. İbrahim Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:
“İsrail güçleriyle birleşmeye yönelik olarak, PYD/YPG’nin de Suriye’nin güneyinden Golan Tepelerine doğru ilerlemesi mümkündür. Türkiye, PYD/YPG’nin böyle bir girişimde bulunmasına izin vermeyecektir. İlave olarak Türkiye, Fırat’ın batısında bulunan Münbiç bölgesindeki PYD/YPG’ye karşı da Suriye Milli Ordusu ile bir harekât gerçekleştirebilir. Alandaki gelişmeler ve karşılıklı güven noksanlığı, Astana sürecinin sona erdiğini, ya da alandaki gerçeklikler üzerinden yeni bir kurgunun yapılması gerektiğini göstermektedir. Bu vesileyle, 27 Kasım’da başlayan hareketlilikte öne çıkan HTŞ’nin Halep saldırısı esnasında kullandığı silahların ve uyguladığı yöntemlerin, örgütün, iyi teçhiz edildiğini ve bilinçli yönlendirildiğini gösterdiğini de vurgulamalıyım. Terör örgütü olarak ilan edilseler de bu tür yapıların, günümüzde, ulusal çıkarlarını gerçekleştirmek isteyen tüm devletler için oldukça kullanışlı aparatlar olduğunun altını çizmek isterim.”
ABD’deki son başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın kazanmasını ve bunun uluslararası etkilerini değerlendiren Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, seçim sonrası olası Türkiye ile ABD ilişkilerine dikkat çekerek, “Trump’ın yeni döneminde ABD-Türkiye ilişkileri bir dizi konu üzerinden teste tabi tutulacaktır. Bunlardan biri F-35 sorunudur.” dedi.
Trump döneminde çözüm beklenen bir diğer sorunun ise ABD’nin YPG’ye desteği olduğunu da dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, “Trump, ABD’nin uzak bölgelerdeki askeri faaliyetlerini ve finansal desteğini kısarak daha içe dönük politika benimsemektedir. Bu çerçevede, Suriye’deki Amerikan askeri varlığının azaltılması ve YPG’ye verilen desteğin esnetilmesi ile Türkiye’ye alan açma ihtimali bulunmaktadır.” dedi.
Üsküdar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, ABD’deki son başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın kazanmasını ve bunun uluslararası etkilerini değerlendirdi.
Seçim sürecinde kutuplaştırıcı söyleme şahitlik edildi
İlk olarak Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık seçimleri kampanya sürecini ele alan Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, “Kampanya sürecinde Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump ve Demokrat Parti adayı Kamala Harris’in kutuplaştırıcı söylem ile gelecek vaatlerinden ziyade birbirleri üzerine kampanya stratejisi uyguladığı bir sürece şahitlik edildi. Amerikan halkına uygulanan anketlerde iki aday çok yakın oy oranına sahip gibi görünürken ABD basını da bir yandan kutuplaştırıcı söylemle adayların taraftar gruplarında safları sıklaştırma çabasına girerken diğer yandan da destekledikleri adayın anketlerde önde olduğuna dair haberler servis ettiler. Ancak kıyasıya rekabet ve anketlerde öngörülen adaylar arasındaki yakın markajın aksine Donald Trump seçimlerde beklenmedik bir başarı göstererek açık ara bir farkla seçimleri kazanmayı başardı.” dedi.
Trump’ın ekonomik alandaki vaatleri de etkili oldu
Donald Trump’ın beklenmedik başarısına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, “Bu başarı, kampanya sürecinde selefi olan Joe Biden yönetiminin bazı politikalarının başarısızlığına yönelik eleştirileri, geçmiş kampanyalardan bu yana sürdürdüğü göçmen karşıtlığı, özellikle ekonomik alandaki vaatleri ve barışçıl politikaları ile açıklanabilir. Buna ek olarak rakibi Kamala Harris’in kimlik siyasetine vurgu yapan özgürlük vaatlerinin halk nezdinde karşılık bulamaması da Trump’ın başarısına katkı sağlamış olabilir.” diye konuştu.
Trump’ın zaferinde Afrikalı-Amerikalı ve Latin Amerika kökenli seçmenlerin desteği var
New York Times gazetesine göre, Trump’ın zaferinde önemli bir etkenin de Harris’in seçmen kitlesi olarak beklenen Afrikalı-Amerikalı ve Latin Amerika kökenli seçmenlerden aldığı destek olduğunu kaydeden Dr. Karana, “Bunun yanı sıra, Harris’in seçim vaatleri yerine rakibi Trump’a odaklanarak yarışı kişiselleştirmesi, seçmen arasında olumsuz bir tepki uyandırmış ve bu durum, bazı seçmenlerin Trump’a destek vermesine neden olmuş olabilir.” şeklinde konuştu.
F-35 sorunu Trump ile çözülebilecek mi?
Seçim sonrası olası Türkiye ile ABD ilişkilerini de değerlendiren Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, şöyle devam etti:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Donald Trump ile geçmiş dönemde ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. 2019 yılında Trump’ın diplomatik dili yok sayan bir üslupla kaleme aldığı mektup ve Twitter üzerinden Türkiye ekonomisine yönelik tehditvari şekilde paylaşımları ilişkilerin soğumasına yol açsa da Trump ile Erdoğan arasındaki samimiyet nedeniyle seçim sonuçlarını Erdoğan ‘dostum’ diyerek sıcak bir şekilde kutlamıştır. Yine de Trump’ın yeni döneminde ABD-Türkiye ilişkileri bir dizi konu üzerinden teste tabi tutulacaktır. Bunlardan biri F-35 sorunudur. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması, ABD’nin F-35 savaş uçaklarını Türkiye’ye teslim etmemesine neden olmuştur. Bu sorunun Trump yönetimi döneminde çözüme kavuşturulması beklenmektedir.”
Suriye’deki Amerikan askeri varlığının azaltılması…
Trump döneminde çözüm beklenen bir diğer sorunun ise ABD’nin YPG’ye desteği olduğunu da dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, “Trump, ABD’nin uzak bölgelerdeki askeri faaliyetlerini ve finansal desteğini kısarak daha içe dönük politika benimsemektedir. Bu çerçevede, Suriye’deki Amerikan askeri varlığının azaltılması ve YPG’ye verilen desteğin esnetilmesi ile Türkiye’ye alan açma ihtimali bulunmaktadır.” dedi.
Trump’ın bu savaşı tek başına sona erdirmesi mümkün olmayabilir
Trump’ın başkanlık seçim kampanya döneminde seçilmesi halinde Ukrayna-Rusya savaşını bitireceğine ilişkin sıklıkla vurgu yaptığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, “Bu durumda Trump yönetiminin Biden yönetiminin Ukrayna’ya sağladığı askeri ve ekonomik yardımları keserek Ukrayna’yı Rusya ile masaya oturmaya zorlaması beklenebilir. Ancak Rusya tehdidini yakın ve yoğun hisseden Avrupa Birliği’nin Ukrayna’ya desteğinin devam edeceği de öngörülebilir. Dolayısıyla, Trump’ın rolü önemli olsa da Rusya ve Ukrayna’nın barış için karşılıklı taviz vermesi ve AB’nin kendini güvende hissetmesi sağlanmadıkça, Trump’ın bu savaşı tek başına sona erdirmesi mümkün olmayabilir.” şeklinde konuştu.
Ukrayna-Rusya savaşının sona ermesi kime yarıyor?
Dr. Karana, bu savaşın sona ermesinin Türkiye açısından olumlu sonuçlar oluştursa da Ukrayna’nın doğusunun ayrılmasıyla toprak bütünlüğünü zedeleyecek bir barışın zorlanmasının Rusya’nın elini güçlendirerek Avrupa kıtasındaki güç dengelerini yakın gelecekte sarsabileceğini söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, “Trump yönetiminin göz yumması sonucunda Rusya’nın etkinlik alanını genişletmesi, Avrupa ülkelerinin Rusya’ya yönelik tehdit algısını artırırken orta vadede bölgenin istikrarına zarar verebilir.” diye konuştu.
Türkiye-ABD çıkar çatışması Filistin-İsrail meselesi üzerinden yaşanabilir
Demokratlar’ın, Biden yönetimi döneminde İsrail’e destek verirken, Harris’in kampanyası sırasında İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına eleştirel bir yaklaşım sergilemesinin, seçmenlerde ikiyüzlü bir politika izlenimi yarattığını da anlatan Dr. Karana, “Trump’ın barış söyleminin İsrail-Filistin çatışmasını kapsayıp kapsamadığı belirsizliğini koruyor. Bu nedenle Trump’ın yeni başkanlık döneminde, Türkiye ile ABD’nin ana çıkar çatışması durumu Filistin-İsrail meselesi üzerinden yaşanabilir. Trump’ın kampanya söylemlerine bakıldığında, İsrail’in saldırıları süresince İsrail’e destek verdiği ve Başbakan Binyamin Netanyahu ile yakın ilişkiler kurduğu görülmektedir. Dolayısıyla, barış yanlısı bir söylem dile getirse de Trump’ın Filistin-İsrail meselesinde iki devletli bir çözüm tarafında olmayacağı öngörülebilir. İsrail destekçisi politikaları da Trump yönetimini Erdoğan yönetimiyle karşı karşıya getirebilir.” dedi.
ABD-Çin çekişmesi uluslararası ticareti etkileyerek Türkiye’ye yansıyabilir
Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, Donald Trump’ın 2016-2020 başkanlık döneminde Çin’i uluslararası alanda ABD’nin önemli bir rakibi olarak konumlandırdığını ve Çin’in Amerikan ekonomisini adil olmayan ticaret anlaşmaları ile zarara uğrattığını savunarak Çin’e karşı bir ticaret savaşı başlattığını hatırlattı. Dr. Karana, “Bu yeni dönemde Trump bu politikasını sürdürerek Biden döneminin Rusya’yı hedefe oturtan yaklaşımının aksine Çin’i ABD’nin ana rakibi olarak görebilir. Bu durumda ABD-Çin çekişmesinin uluslararası ticareti etkileyerek bütün dünya ülkeleriyle birlikte Türkiye’ye yansıması beklenebilir.” diye konuştu.
Trump, Musk’a kabinedeki bakanları denetleme yetkisi verdi
ABD’li milyarder Elon Musk’ın, Trump’ın kampanyasına 15 milyon dolar vererek katkıda bulunduğunu ve karşılığında Trump’ın zaferi ile birlikte 15 milyar dolar kazandığını da kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Selin Karana, “Musk’ın kampanya sürecinde kendi sahibi olduğu Twitter (X) üzerinden Trump’a desteği Trump’ın kazanmasında rol oynamıştır. Trump bu desteğin karşılığı olarak Musk’a kabinedeki bakanları denetleme yetkisini vermiştir. Trump’ın yeni döneminde medya ve siyasetinin Amerikan demokrasisini kıskaca alacağını öngörebiliriz.” şeklinde sözlerini tamamladı
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın af kararı ve Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar konusunu değerlendiren Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. İbrahim Arslan, “Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönüşleri insani, Türkiye ve Suriye açısından iç ve dış politik boyutları olan bir konudur.” dedi.
Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların büyük bir kısmının, rejime muhalefet ya da rejim baskısı nedeniyle Türkiye’de bulunduğunu hatırlatan Doç. Dr. İbrahim Arslan, “Bu kişilerin ülkelerine döndüklerinde kendilerinin ve yakınlarının can güvenliklerinin sağlanacağı, kamu hizmetine erişimde sıkıntıyla karşılaşmayacakları, iç karışıklık öncesinde sahip oldukları mal varlıklarının iade edileceği ve gündelik yaşamlarını sürdürme konusunda Suriye yönetiminden kaynaklanan herhangi bir baskıyla karşılaşmayacaklarına ikna edilmeleri gerekmektedir.” dedi.
Üsküdar Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans Programı öğretim üyesi Doç. Dr. İbrahim Arslan, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın çıkardığı af kararı ve Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların dönüş sürecine dair değerlendirmelerde bulundu.
Affın Suriyeli sığınmacılar üzerindeki etkisi ne olacak?
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın, 22 Eylül 2024 tarihinden önce suç işleyenler için af çıkardığını hatırlatan Doç. Dr. İbrahim Arslan, af kararnamesinin topluma ve devlete ciddi saldırı teşkil eden bazı suçlar, rüşvet, sahtecilik ve genel ahlaka aykırı bazı kabahatleri kapsamadığını dile getirdi.
Suriye’de yaşayanların üç ay, Suriye dışında yaşayanların ise dört ay içinde aftan yararlanmak için ilgili makamlara başvurmak zorunda olduğunu da kaydeden Doç. Dr. İbrahim Arslan, “Bu sürelerin aşılması halinde, aftan yararlanmak mümkün olmayacaktır. Türkiye açısından af kararı kapsamında ‘Suriye’de ilan edilen af, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların geri dönme isteğini nasıl etkileyebilir?’, ‘Affın kapsamı ve koşulları göz önünde bulundurulduğunda, geri dönmek isteyen sığınmacıların karşılaşabileceği potansiyel riskler nelerdir?’, ‘Bu riskler, sığınmacıların geri dönüş kararını etkiler mi?’ ve ‘Sığınmacıların güvenli bir şekilde geri dönüşü için neler yapılabilir?’ sorularının yanıtlarının bulunması önemli görülüyor.” dedi.
Türkiye’nin son dönemde Suriye’ye yönelik dış politikasındaki değişime dikkat…
Geçmişte Esad rejiminin benzer af kararları çıkardığını hatırlatan Doç. Dr. İbrahim Arslan, şöyle devam etti:
“Suriye’de 2011’den bu yana devam eden iç karışıklık süresince Suriye yönetimince yaklaşık yirmi kez af çıkarıldığı göz önünde bulundurulduğunda, ilk bakışta, 22 Eylül 2024 tarihinden öncesinde işlenen suçlara yönelik affın, önceki af kararlarından farksız olduğu ve Türkiye’deki sığınmacılar için herhangi bir tutum değişikliğine neden olmayacağı öngörülebilir, ancak bu yaklaşımın, Türkiye’nin son dönemde Suriye’ye yönelik dış politikasındaki değişimi göz ardı ettiği ifade edilmelidir.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beşar Esad ile görüşmek istemesi…
Bilindiği üzere Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 21 Eylül 2024 tarihinde, “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkileri normalleştirmek amacıyla Beşar Esad ile görüşmek istedik. Şimdi karşı tarafın cevabını bekliyoruz.” açıklamasında bulunduğunu da kaydeden Doç. Dr. İbrahim Arslan, “Bu noktadan hareketle Esad’ın, Erdoğan’ın açıklaması ile aynı döneme denk gelen af kararnamesinin dikkat çekici olduğu belirtilmelidir. Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönüşleri insani, Türkiye ve Suriye açısından iç ve dış politik boyutları olan bir konudur. Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların büyük bir kısmı, rejime muhalefet ya da rejim baskısı nedeniyle Türkiye’de bulunmaktadır. Bu kişilerin ülkelerine döndüklerinde kendilerinin ve yakınlarının can güvenliklerinin sağlanacağı, kamu hizmetine erişimde sıkıntıyla karşılaşmayacakları, iç karışıklık öncesinde sahip oldukları mal varlıklarının iade edileceği ve gündelik yaşamlarını sürdürme konusunda Suriye yönetiminden kaynaklanan herhangi bir baskıyla karşılaşmayacaklarına ikna edilmeleri gerekmektedir.” diye konuştu.
Sorunun çözümü için Türkiye’nin Rusya’yla birlikte hareket etmesinin önemi…
Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar konusunun, son dönemde, Türk kamuoyunda sıkça tartışılan başlıkların ön sıralarında yer aldığını, iktidar ve muhalefeti ciddi olarak karşı karşıya getirdiğini de ifade eden Doç. Dr. İbrahim Arslan, şunları dile getirdi:
“Düzensiz göç bağlamında, Türkiye’ye gelen diğer göçmenler gibi Suriyeli sığınmacıların da önümüzdeki süreçte, başta iç güvenlik olmak üzere Türkiye’de ciddi sorunlara neden olabileceği görüşü, Türk kamuoyunda ağırlık kazanmaktadır. Türkiye’de yaklaşık 13 yıllık bir süre içinde oluşan bu sorunun çözümü, partiler üstü bir anlayışı gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda, Suriyeli sığınmacıların insan hak ve onuruna yakışır biçimde ülkelerine dönmelerinin sağlanmasına yönelik olarak TBMM’de grubu olan partilerin katılımıyla bir yol haritasının belirlenmesi ve Suriye hükümetinin daha kapsamlı ve cesaretli adımlar atması noktasında teşvik edilmesi önemli görülmektedir. Sorunun çözümü için Türkiye’nin Rusya’yla birlikte hareket etmesinin, Beşar Esad’ın sürece desteğini sağlayacağı/artıracağı öngörülebilir.”
Suriyeli sığınmacıların dönüşlerinin sağlanmasına yönelik yol haritası…
Doç. Dr. İbrahim Arslan, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönüşlerinin sağlanmasına yönelik olarak belirlenecek yol haritasında “Suriyeli sığınmacıların insan haklarına uygun biçimde ülkelerine dönüşlerinin ve ülkelerinde emniyetli biçimde hayatlarını idame etmelerinin sağlanmasına zemin teşkil edecek yasal düzenlemelerin Suriye hükümetince yapılması”, Suriye’nin toprak bütünlüğünün esas alınması”, “Türkiye-Suriye arasında kapsamlı iyi komşuluk, güvenlik ve işbirliği anlaşmasının imzalanması (İsrail’in bölgedeki saldırgan tutumunu artırdığı konjonktürde, Türkiye-Suriye yakınlaşması daha da kolaylaşabilir.)”, “Suriye’nin yeniden inşasına yönelik alınabilecek tedbirler”, “Suriye’deki sürecin izlenmesine yönelik olarak -mümkünse BM’nin öncülüğünde- Rusya, İran ve Türkiye’nin katılımıyla bir uluslararası mekanizmanın oluşturulması”, “Uygun koşulları sağlamadığı tespit edilen Suriyeli sığınmacılara verilen Türk vatandaşlığının yeniden gözden geçirilmesi” konuları üzerinde durulmasının gerektiğini de vurguladı.
Suriyeli sığınmacıların insan haklarına uygun biçimde ülkelerine dönüşleri nasıl olacak?
“Suriyeli sığınmacıların insan haklarına uygun biçimde ülkelerine dönüşlerinin ve ülkelerinde emniyetli biçimde hayatlarını idame etmelerinin sağlanmasına zemin teşkil edecek yasal düzenlemelerin Suriye hükümetince yapılması” konusuna da dikkat çeken Doç. Dr. İbrahim Arslan, üzerinde durulmasının gereken diğer konuları da şöyle sıraladı:
“Suriye’nin toprak bütünlüğünün esas alınması; Türkiye-Suriye arasında kapsamlı iyi komşuluk, güvenlik ve iş birliği anlaşmasının imzalanması (İsrail’in bölgedeki saldırgan tutumunu artırdığı konjonktürde, Türkiye-Suriye yakınlaşması daha da kolaylaşabilir.); Suriye’nin yeniden inşasına yönelik alınabilecek tedbirler; Suriye’deki sürecin izlenmesine yönelik olarak -mümkünse BM’nin öncülüğünde- Rusya, İran ve Türkiye’nin katılımıyla bir uluslararası mekanizmanın oluşturulması; Uygun koşulları sağlamadığı tespit edilen Suriyeli sığınmacılara verilen Türk vatandaşlığının yeniden gözden geçirilmesi.”
Kapsamlı ve uzun soluklu diplomatik çabayı gerektiriyor
Doç. Dr. İbrahim Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:
“Sonuç olarak; Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönüşlerinin, Beşar Esad’ın imzaladığı son kararname çerçevesinde, sadece kendi isteklerine bırakılabilecek bir mesele olmadığı düşünülmekte; çözüme ulaşılabilmesinin kararlılıkla, iç kamuoyunda ortak tutum geliştirerek, Suriye hükümeti ve muhalifler de dahil olmak üzere ilgili tüm tarafların taleplerini dikkate alan, kapsamlı ve uzun soluklu diplomatik çabayı gerektirdiği değerlendirilmektedir.”
Orta Vadeli Program (OVP), kamunun 3 yıllık bir perspektifle kamu maliyesi politikalarının ile büyüklüklerin kamuoyuyla paylaşıldığı ve bununla tutarlı yapısal alandaki önceliklerin ve politikaların ortaya konulduğu çok değerli bir politika belgesidir.
Bu sene açıklanan OVP, geçen sene uygulanmaya başlanan politikaların sonuçlarının gözlemlenmeye başlandığı bir ortamda ve ortaya konulan hedeflerine ulaşılması açısından çok kritik olan bir dönemi de içermekte.
OVP’yi iki açıdan değerlendirmek isteriz:
Birincisi ortaya konan makroekonomik çerçeve ve hedefler.
Açıklanan son göstergeler, büyümede dengelenmeyi ve iç talepte azalışı hedefleyen programın bu yönde ilerleme kaydettiğini göstermekte. Enflasyonun son dönemde azalmaya başladığı görüyoruz.
2024 yılı OVP’sini, bir önceki yıla göre istihdam, cari açık, bütçe dengesi ve kur gibi alanlarda daha iyi bir performans sergilediğini görmekteyiz. OVP’nin 2024 yılı büyüme ve enflasyon hedeflerinde ise sapma mevcut. Bu durumun yeni OVP’de dikkate alınarak orta vadede hedeflenen makroekonomik patikaya yakınsayacak şekilde hedeflerin güncellendiğini görüyoruz.
YASED olarak 2024 yılı OVP’si ile ortaya konan yaklaşımı desteklediğimizi ifade etmiştik. Uygulama sürecinde de Cumhurbaşkanı Yardımcımız ve Hazine ve Maliye Bakanımız başta olmak üzere ekonomi bürokrasimizle yakın temas içinde bulunduk.
Kamu maliyesi ve onun sürdürülebilirliği açısından bütüncül bir reform gündeminin hayata geçirilmesinin önemli olduğuna inanıyoruz. Bu reformların ülkemizin yatırım ortamının ve firmalarımızın rekabetçiliğini koruyacak tedbirlerle desteklenmesi de gerekiyor, bu alanda da Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu kapsamında istişare ve programın takibi değerli olacaktır.
Bu süreçte daha da güçlendirilmesi gerektiğini düşündüğümüz alan, düzenlemelerin ekonomik etki ve katkısının daha net bir şekilde belirlenmesi ve özel sektör ile iletişiminin daha yakın bir koordinasyon içinde gerçekleştirilmesi. 2025 yılında bu konuya daha fazla odaklanılması, makroekonomik programın öngördüğü zor bir geçiş dönemini yaşana firmaların yönetmekte, genel merkezlerine anlatmakta zorlanacağı anlık sürprizlerle karşılaşmalarını önleyici bir yaklaşımın benimsenmesi büyük önem taşıyor.
İç talebin daraldığı, maliyetlerin görece yükseldiği zamanlarda üretimin başka ülkelere kayma ihtimali de bir risk unsuru oluşturuyor. Böyle zamanlarda geçici de olsa sadece üretimi değil, Ar-Ge ve verimlilik artışına yönelik projeleri de üretimin kaydığı lokasyonlara kaybetme riski var. Bu durum mühendislik yetkinlikleri ve yüksek üretim standartlarına dayalı mevcut rekabet avantajımızın da aşınmasına neden olmasının önüne geçebilmek için reform sürecinden geçen vergi ve teşvik sistemlerimizin bu dönüşümlere duyarlı bir şekilde ele alınmasını önemli görüyoruz.
OVP’de enflasyondaki düşüşün devamını temel hedef edinmiş bir politika çerçevesini görmek ancak uzun soluklu bir disiplinle uygulandığında başarıya ulaşabilecek makroekonomi politikalarının sürdürülebilirliği açısından önemli. Çünkü enflasyon ve onun yarattığı belirsizlik yatırım kararlarının alınmasının önündeki en büyük engel. 2024 yılında ekonomik aktivitedeki yavaşlamanın dezenflasyon sürecine katkısını gecikmeli de olsa gözlemledik. Hedeflenen enflasyona ulaşabilmek için yeni dönem OVP’nin kararlılıkla uygulanması gerektiğine inanıyoruz.
İkinci önemli konu da sektörel öncelikler yani diğer bir ifadeyle yapısal reformlar.
Makroekonomik alandaki politikalarla iç talepte sağlanan azalışın, üretim yani arzın artırılması yönündeki yapısal reformlarla desteklenmesi önemli. Büyüme, ancak bu kompozisyonda gerçekleşirse, enflasyon üzerinde baskı yaratmayan ve dezenflasyonist sürece katkı sağlayan sonuçlar doğurabilir.
Enflasyonun OVP’de 2025 yılı için belirlenen iddialı hedeflere ulaşabilmesi için bu yaklaşım çok önemli. Bu nedenle, OVP’de yer alan yapısal reform gündeminin kararlılıkla ve hızla hayata geçirilmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. OVP’nin çizdiği çerçeveyi takiben yıl başında açıklanacak Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programlarında burada öncelik verilen alanlara dair somut adımları görmeyi arzu ediyoruz.
Üretimi ve arzı artıracak yatırımların yapılabilmesi için yatırım ortamının iyileştirilmesine yönelik ihtiyaç duyulanları başta YOİKK olmak üzere tüm platformlarda dile getirmeye devam ediyoruz. Bu sene YOİKK çalışmaları çok yoğun bir çalışma takvimiyle ilerledi. Öncelikli gündem maddelerimiz arasında yer alan kişisel verilerin yurtdışına aktarımı konusunda önemli ilerleme kaydettik, AB ile uyumlu bir emisyon ticaret sistemini hedefleyen İklim Kanunumuzun meclis açıldığında hızlıca yasalaşmasını bekliyoruz. Dijital ve yeşil dönüşümün düzenleme ayağını ilgilendiren konularda daha hızlı hareket etmemiz gerektiğini düşünüyoruz.
Geçtiğimiz dönemdeki uluslararası doğrudan yatırım (UDY) girişlerini değerlendirecek olursak, bu yılın ilk altı ayında ülkemizde 4,7 milyar dolar düzeyinde UDY girişi gerçekleştiğini görüyoruz. Ülkemizin küresel UDY akımlarından yüzde 1,5 pay alma hedefi ile kıyaslandığında, ki bu sene için yaklaşık 18-20 milyar bandında bir yatırım büyüklüğüne karşılık geliyor, mevcut rakamların potansiyelimizi tam olarak yansıtmadığını görüyoruz. YASED CEO’larına yönelik gerçekleştirdiğimiz anketimizin Haziran dönemi sonuçlarına dayanarak, önümüzdeki altı ayda makroekonomik istikrar ve düzenleyici çerçevede yaşanabilecek iyileşmelerin, YASED üyeleri tarafından en az 13,1 milyar dolarlık ek bir yatırım kararını tetikleyebileceğini tahmin ediyoruz.
YASED olarak, önümüzdeki dönemde de ülkemizin üretimine, istihdamına ve ihracatına ekonomimizin tüm sektörlerinde faaliyet gösteren üyelerimizle katkı vermeye devam edeceğiz.
OVP’nin ülkemiz için hayırlı olmasını temenni ediyoruz.