DOLAR 38,1137 0.18%
EURO 42,0543 -0.85%
ALTIN 3.709,46-2,27
BITCOIN 3152017-0.79911%
Trabzon
15°

PARÇALI BULUTLU

SABAHA KALAN SÜRE

YILDIRIM GÜNDOĞDU

YILDIRIM GÜNDOĞDU

28 Şubat 2025 Cuma

“DAĞIN ÖTE YÜZÜ”

“DAĞIN ÖTE YÜZÜ”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ah şu yazarlar, ne güzel insanlar, bizlere hayatı ne güzel anlatırlar.

Gülmek, ağlamak, hüzünlenmek, dert edinmek, empati kurmak, ders çıkartmak hepsi onların sayesinde…

Ne kadar çok kitap o kadar bilinç, bilgi…

İyi ki yazarlar, kitaplar var, iyi ki de yazmışlar.

Dünya klasikleri başlı başına bir öğretidir, birçok şeyi o kitaplardan öğrendik.

Gezmeden, görmeden, duymadan oturduğumuz yerden dünyayı tanımak…

LevTostoy, Gorki, Fyodor Dostoyevski, Victor Hugo, Honoré de Balzac, William Shakespeare, Johann Wolfgang Von Goethe, Charles Dickens, NikolayVasilyeviç Gogol, Stendhal…

Adını sayamadıklarım, ne büyük insanlarsınız.

Her birinizin önünde saygıyla eğiliyorum.

İnsanlığa ışık oldular.

Dünya klasikleri olur da Türk klasikleri olmaz mı?

Namık Kemal, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nazım Hikmet Ran, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Halide Edip Adıvar, Aziz Nesin, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Bekir Yıldız, Oğuz Atay ve adını yazamadığım yazarlar da ülkemizi anlattılar.

Her bir yazar ayrı bir dünya…

Yaşama açılan ayrı bir kapı…

Çukurova’yı Yaşar Kemal’den okumalıdır.

İnce Memed, gerçek anlamda bir başyapıttır.

İsterim ki Yaşar Kemal’in kitaplarını tekrar tekrar okuyayım.

Çukurova’yı içimde hissedeyim.

“Dağın Öte Yüzü” kitabını uzun bir aradan sonra tekrar okumak istedim.

Kitap, Toros dağlarının bir yüzünde yaşayan köylülerin, Çukurova’ya iniş süresince karşılaştığı güçlükleri anlatan, insanın doğayla mücadelesini ele alan bir kitaptır.

Ali ve onun yaşlı annesinin, köyden pamuk toplayacakları yere giderlerken başlarından geçen olaylar anlatılır.

Başka hayalleri olan, daha fazlasını isteyen Ali için bile artık sadece zamanında varabilmek önemlidir. Yoksa aç kalacaklardır.

Uzun Ali: Hırsız İbrahim’in oğlu Ali, iyi niyetli biridir. Annesini atla Çukurova’ya götürmek ister ve yolda yaşlı Koca Halil’i ata bindirir. Köydeki en cesur adam olarak bilinir. Muhtara tüm gerçekleri anlatabilen kişidir.

Meryemce: Uzun Ali’nin annesidir.

Elif: Uzun Ali’nin karısıdır. Kocasını seven ve kayınvalidesi Meryemce’ye saygı duyan iyi kalpli bir kadındır.

Koca Halil: 80 yaşında bir adam. Koca Halil, köyde pamuk toplama zamanının geldiğini bildiren kişidir. Ağzı bozuk küfürler saçan bir karakterdir.

Meryemce’nin yolda çektiği çile insanın iliklerine kadar işliyor, insan ölüp ölüp diriliyor.

Öyle bir an geliyor ki, artık bitsin bu çile, diyorsun.

Uzun Ali’nin yolda ne hale geldiğini ise anlatmaya kelimeler yetmez.

İsyan etmek, haykırmak bile yetersiz kalır.

Nasıl bir acıdır, nasıl bir dramdır.

Sanki roman kahramanları değil de siz o yolu yürüyorsunuz.

Romanın içindesiniz.

Hayran kaldım.

Bir olay anca bu kadar güzel ve etkileyici anlatılabilir.

Resmen olayı yaşıyorsun, olayın içindesin.

Bu büyük edebi başarıdır.

Yaşar Kemal, boşuna büyük bir yazar olarak anılmamış, Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmemiş.

Boşuna değilmiş, İnce Memed’i herkesin okuması.

Helal olsun!

Ne diyelim…

 

 

 

Devamını Oku

KÜÇÜK DÜŞÜNMEK!

KÜÇÜK DÜŞÜNMEK!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Toplumu oluşturan bireyler olarak, kişiliğimizi, kimliğimizi ifade eden bazı davranışlar sergileriz; sergilediğimiz bu davranışlar, bizim kim olduğumuzu ifade eder.

“Sen kimsin?” sorusuna verdiğimiz en güzel cevap, toplum içindeki var ettiğimiz davranışlarımızdır.

Biz neysek, davranışlarımız da odur.

Ne iyi adam!

İyi insan!

Adam gibi adam!

Hiç yakıştıramadım!

Olmadı!

Adam mı?

Cümlelerini çok duyar, kişilerin tanımlanmasında da çok kullanırız.

İster kabul edelim ister kabul etmeyelim, kişinin toplumdaki yeri davranışları kadardır.

Ne kadarsak o kadarızdır…

Herkes için bu böyledir.

İster cahil, ister okumuş olsun hiç fark etmez kişi, toplum içinde nasıl bir davranış sergilerse, toplum kişiye o davranışa göre değer verir.

‘Sen cahilsin, sen okumuşsun’ demez.

Böyle bir ayrıma da gerek duymaz.

Zülfü Livaneli, akademisyenlerin bazıları için: “Türkçeyi bile doğru dürüst konuşamıyorlar, bilimden bir haberler.” demişti.

Akademisyenlerin, ekran karşısında doğru dürüst konuşamadıklarını, alanlarına hâkim olmadıklarını, yeterli donanıma sahip olmadıklarını fark etmek zor değildir.

Ziya Paşa bir beytinde diyor ki: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/ Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”

Aynen öyledir.

Fazla söze gerek yoktur.

Küçük ya da büyük düşünmek, kişinin mevkisi ile ilgili değildir.

Kişi, doçentte olsa profesörde olsa kendini geliştirememişse, bilimsel bir ürün ortaya koyamamışsa ‘küçük düşünüyor’ demektir.

Kendini yetiştirdiği oranda kişi büyük olur, büyük düşünür.

Küçük düşünenleri suçlamıyor, yargılamıyorum.

Toplumsal yaşamda kabul görmüş davranış şekilleri vardır; bu davranış şekli tüm topluma zuhur etmiştir.

Toplum neyse birey de odur.

Birey aileden, sokaktan, okuldan ne gördü ise onu öğrenir.

Hariçten bir şey öğrenmez.

Öyle bireyler çıkar ki birilerinden, bir yerlerden etkilenir, bir şeyler öğrenir.

Bilgili, bilinçli birey olur.

Bilgili, bilinçli birey için de çözülemeyecek mesele yoktur.

Küçük sorunlar mesele olmaktan çıkar.

Büyük düşünür, büyük yaşarlar…

Sokağa indiğinizde “iyi insan kime denir?” dediğinizde başlarlar madde madde saymaya…

Belki de en çok bilinen, “iyi insan, ideal insan kime denir?” sorusunun cevabıdır.

İyi insan, ideal insan büyük düşünen insandır.

Okudukça, araştırdıkça, sorguladıkça büyük düşünülür ve büyük insan olunur.

Hiç dert edinmeyecek şeyleri dert etmek, küçük sorunları büyütmek, sorun edilmeyecek meseleleri sorun etmek küçük düşünmektir.

Toplum, küçük düşünen insanlarla doludur.

Basit hesaplar yapmak da küçük düşünen insanların davranış şeklidir.

Kişi, büyük düşünmelidir.

Büyük yaşamalıdır.

Ataol Behramoğlu “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir şey Var” şiirinde şöyle der:

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına…

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana…

Şairinde dediği gibi küçük düşünmek, kişiyi küçültür.

Büyük düşünmek büyük yaşamak gerek hayatı.

Yaşamak şakaya gelmez, gelmemelidir de çünkü, hayat küçük düşünüp küçük yaşayacak kadar değersiz değildir.

Dünyaya bir kez gelen insan, hayatı en iyi şekilde yaşamalı ve yaşamın hakkını vermelidir.

Büyük düşünmek, tüm küçük sorunları çözecek insanların yaşamdan zevk almasını sağlayacaktır.

En çok kötülük küçük düşünmekten gelir.

Küçük düşünen insanlar, yaşamı hem kendilerine hem de başkalarına zehir ederler.

Kardeşim, yaşadın mı büyük yaşayacaksın!

Bu kadar!

Devamını Oku

OKUMUŞ! CAHİLLER

OKUMUŞ! CAHİLLER
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hatırlar mısınız bilmem ama cehalete övgüler düzen bir profesör vardı. Televizyon ekranlarından “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor.” demişti.

Yine bir öğretim görevlisi, “Cahil kesime güveniyorum.” diyerek, cahilliğe övgüler yağdırmıştı.

Okuyarak ya da siyaseten bir yerlere gelmiş insanların ağızından, cahilliği öven daha bir sürü söz ya da konuşma örnekleri verilebilir.

Cahilliği övecek değilim.

Cahillik övülmez, onunla mücadele edilir.

Ülkemiz tarih boyunca da hep cahillikle mücadele etmiş, bu konuda da büyük yol almıştır.

Cumhuriyetin kurulması ile birlikte Atatürk, ülkede topyekûn bir aydınlanma hareketi başlatmış, toplumun her alanında ciddi adımlar atılmasını sağlamıştır.

Bugün ülkemiz bir Ortadoğu ülkesi değilse bu cahilliğe karşı verilen aydınlık mücadelesindendir.

Tabii ki cahillik ülkemize has bir mevzu değildir, tüm dünyanın en çok muzdarip olduğu bir meseledir.

Cahil, nerede hangi ülkede olursa olsun cahildir.

Konumuz “Okumuş! cahiller”…

Okumayı, kitabı, akademik eğitimi ne kadar önemsediğimiz ortadadır.

Bizim için okumuş olmak, eğitimli olmak çok önemlidir.

Okumuş, eğitimli insanların yeri bir başkadır.

Okumuş, eğitimli insan az çok bir şeyleri bilen insandır. Onunla bir takım meseleler konuşulabilir, mantıklı çözümler üretilebilir, ortak kararlar alınabilir, alınan kararlar hayata geçirilebilir.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, okumuş, eğitimli insan demek ülkenin en büyük değeri demekti.

Okumuş insanlar da kendilerine verilen değeri bilir, kendilerine verilen değerin ağırlığında hareket eder, ona göre davranış sergilerlerdi.

Okumuşluk, bir toplumun değişiminde, dönüşümünde en etkili güçtür. Okumuşluk arttıkça toplumdaki değişim, dönüşümde o oranda artar, medeni bir toplum olma yolunda ülke, o oranda ilerler.

Her şeyde olduğu gibi okumuş olmakla ilgili bizde farklı bir durum söz konusudur.

Son zamanlarda “okumuş cahiller” kavramı ortaya çıkmış, bu kavramı temsil eden büyük bir kitlenin var olduğu anlaşılmıştır.

Garip ama gerçek…

Okumuş insanlar, cahil insanlar gibi davranış sergiliyorlar, hatta okumuşluğun vermiş olduğu cesaretle, cahil insanlardan daha fazla cahilce davranıyorlar.

Her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmiyorlar.

Maalesef böyle…

Oysaki okumuş insanlar, toplumların yasasını, hukukunu, geleneğini, göreneğini, kültürünü bilen insanlar olarak görülür.

Okumuşluğun temeli, öğrenmekten, bilmekten gelir.

Adı üzerinde okumuştur.

Bir zaman şöyle bir haber çok konuşulmuştu: “Ülkenin okumuşları eşlerine daha çok şiddet uyguluyor.”

Şaşılıp kalınmış, neden denilmişti?

Neden?

Neyi biliyoruz, şiddetle cahillik paraleldir.

Cahillik artarsa şiddette artar…

Kurallara uymada, anayasal hakların hayata geçirilmesinde, toplumsal hayat kalitesini artırmada okumuş cahillerin maalesef ciddi bir engel teşkil ettiği bir gerçektir.

Okumuşlukla cahilliğinin nasıl yan yana gelebildiği ciddi bir kafa karışıklığı yaratmaktadır.

Yıllarca cahilliğin panzehri olarak okumuşluğu gösteren birisi olarak, bu iki zıt kavramın nasıl yan yana geldiğini anlamak gerçekten çok zor.

Anlamak mümkün değil!

İnsan şaşıp kalıyor.

Okumuş cahilleri görünce, “Biz nerede hata yaptık!” diyoruz.

Yanlış nerede?

Yanlış olan ne?

Medeni, çağdaş bir ülke olmak için ülkenin tüm yasal, anayasal adımlar atılmakta…

Ülkenin tüm imkânları cahilliği yok etmek için seferber edilmekte…

Bir yerde bir yanlış var ama o yanlışın ne olduğu bilinmemekte…

Cahilliği yok edeceğiz derken, bir sürü okumuş cahil türemekte…

Ne diyelim!

 

 

 

Devamını Oku

YIL BİTERKEN…

YIL BİTERKEN…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ah bu yıllar! Biri biter biri başlar… Bir de bakmışsın ki ömür biter.

Çocukken yılların bir an önce geçmesini, beli bir yaşa gelince de yılların hiç geçmemesini isteriz.

Tek derdimiz, tüm yaşanmışlıklara inat hep yaşamda kalmaktır.

Yaşamak, yaşamak, hep yaşamak…

Kim ne düşünürse düşünsün hayat acımasızdır.

Bir bakmışsın yaşlanmışsındır.

Zaman hızla gelir ve geçer…

Ne zaman geçmiştir onca yaş…

Ömür, göz açıp kapayacak kadar az…

Bir öğretmen arkadaş, “Okul başladığı gün benim için bitmiştir.” derdi.

Ne kadar haklı olduğunu ders yılı bitince anlardım.

Sanki o kadar yıl bir andan ibaretti.

Geldi ve geçti.

Zamanla yarış olmaz.

Durmaz zaman…

Yaşam “Öğrenilmiş çaresizlik!” gibidir.

Zamana bir çare yoktur.

Ölümlü dünya…

Bu gerçeği çocuklara, gençlere anlatmak tabii ki zor. Onlar, “Hadi oradan! Nereden çıkarıyorsun bunları, zaman da yaşam da yerinde duruyor; değişen bir şey yok, hep aynı zaman!” diyecekler.

Kafalarına göre yaşayacaklar.

Kendilerince haklılar.

Onların yaşında, ölümün ne demek olduğunu bilmiyorduk.

Ölüm çok uzaktı.

Çocukluğumuzdaki, gençliğimizdeki insanların hiçbirisi artık bu dünyada yok.

Göçüp gittiler sonsuzluğa…

Anıları bile silindi belleğimizden.

Bu bir teslimiyet, kabulleniş değildir.

Gerçeğin ta kendisidir.

İnsanoğlu bilmiyor yaşamın döngüsünü.

Her şeyin hep aynı kaldığını, zamanın yerinde saydığını sanıyor.

Ve kendisine bahşedilen zamanı çarçur ediyor.

Zaman insanoğlunu sürekli ikaz ediyor, uyarıyor; diyor ki, “Farkında değilsin koca bir yıl bitti, yılın sonu geldi; yeni bir yıl başlıyor, bu yeni yılda bir zaman sonra bitecek.”

İyi ki zaman kavramı var.

Bu zamanlar bize, geçip giden bir ömrü hatırlatıyor.

Bir yıl daha bitiyor.

Yeni bir yıl başlıyor.

Hiç bitmeyen bir yıl olmuş mudur?

Benimkisi de garip bir soru…

Hiç bitmeyen bir yıl olur mu?

İyi de biten ve başlayan yıllar ömrümüzü bitiriyor.

Yıl bir nevi sayaç görevi görüyor.

Aslında yıllar yaşamın bölümleridir.

Her bölüme neyi ne kadar sığdırdığımız önem arz eder.

Mesele birazda budur.

Yaşamın muhasebesi…

Arınmak, yeniden bir başlangıç yapabilmek için yıl sonları bir fırsattır.

Bu bilinçle hareket edildiğinde yıl sonları insanoğluna büyük fayda sağlar.

Tüm dünyada yıl sonlarında büyük gösteriler, eğlenceler, kutlamalar düzenlenmesi boşa değildir.

Meseleye ister dini, ister insani, ister tarihi açıdan bakılsın yılsonunda; geçen yılın bir muhasebesi yapılmalı, yapılan yanlışların farkına varılmalı ve bu yanlışlar bir daha yapılmamalıdır.

Hayata sıfırdan başlanmalıdır.

İnsanoğlu yıl sonlarına bu temelde bakmalı, yeni yıla bu temelde başlamalıdır.

Yıl sonunu Hristiyanlık inancına indirgeyerek, anlamından uzaklaştırmak kimseye bir fayda sağlamaz.

İster kutla ister dua et!

Şunu iyi bil: Zaman insan ömrü kadardır.

Her insan bu zamanı yaşar…

Yıl biterken…

Zamanın ne kadar değerli olduğunu anla…

Yeni yıla sıfırdan başla!

Devamını Oku

HER ÇOCUK BAŞARIR!

HER ÇOCUK BAŞARIR!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu toplumun en büyük sorunlarından birisi de eğitimdir.

Eğitimde bir türlü istenilen başarı yakalanamamaktadır.

Nedeni de gayet açıktır: Gelenekçi eğitimde ısrar edilmektedir.

Eğitim, usta-çırak ilişkisi ile yürütülmekte…

Eskinin doğruları, doğru kabul edilmekte…

Disiplin, dayak eğitimin temeli görülmekte…

Not ve ceza öğretmenin en büyük silahı sanılmakta…

“Zeki çocuklar eğitilmelidir” denilmekte.

Başarısız, tembel, yaramaz çocuklar, sistem dışına çıkarılsın denilmekte…

Başarısız çocuklar suçlanmakta…

İyi de eğitimin amacı, çocuklara istenilen davranışı kazandırmak değil midir?

Tüm çocuklar eğitilebilir.

Bunu kim söylüyor?

Anayasa, yasa, yönerge, genelge, yönetmelik…

En önemlisi de eğitim bilimleri…

Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır.

Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Temel eğitim görmek her Türk vatandaşının hakkıdır.

Genellik ve eşitlik eğitimin temelidir.

Bu temelde…

Her çocuk eğitilebilir.

Her çocuk başarabilir.

Çocukta bir eksiklik bir sorun varsa, mutlaka bir nedeni vardır.

Bu nedeni ya da nedenleri gidermek eğitimcinin asli görevidir.

Çocuk suçlu ilan edilerek, eğitimde başarı yakalanamaz.

Çalışkan çocukları eğitmek kolaydır.

Onlar zaten hedeflerine ulaşmak için gereken gayreti fazlası ile göstermektedirler.

Sorunlu çocuklar eğitilmelidir ki eğitim gerçek anlamda anlamını bulsun.

Okul yıllarında başarısız görülen çocukların zaman içinde çok başarılı oldukları, büyük işlere imza attıkları bilinmektedir.

Bir sürü örneği vardır.

Başarı öyküsü olanların hepsinin aslında bir de başarısızlık öyküsü vardır.

Başarı öyküleri, başarısızlıklarla dolu…

Her kişi özeldir!

Dolayısı ile her kişinin özel yetenekleri vardır.

Bu yetenekler keşfedilmeyi beklemektedir.

Her çocuğun filizlenme yaşı farklıdır.

Emek ve sabır…

Eğitimin temelidir.

Bilim insanlarının birçoğu, okul çağlarında, öğretmenleri tarafından “geri zekâlı” damgası yemiştir.

Aşağılanmış, horlanmış, dışlanmış, psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmıştır.

Bunun en güzel örneği; Almanya doğumlu teorik fizikçi ve bilim insanı olan tüm zamanların en iyi fizikçilerinden birisi olarak kabul edilen Albert Einstein’dır.

“Einstein, 6 yaşına kadar konuşamamıştır. Okumayı söktüğünde ise 9 yaşındadır. Albert Einstein, henüz ilkokul öğrencisiyken sınıf öğretmeni annesine vermesi için ona bir mektup verir. Einstein’ in annesi Pauline, mektubu eline alınca gözyaşlarına boğulur. Küçük Einstein annesine mektupta ne yazdığını sorar. Pauline ‘‘Oğlunuz çok zeki. Okulumuzdaki öğretmenler oğlunuz için yeterli değil. Lütfen oğlunuzun kaydını başka bir okula aldırın ya da özel eğitim verdirin. Böylesi onun için çok daha iyi olacaktır.’’ yazdığını söyler.

Pauline, Einstein’a evde kendisi eğitim vermeye karar verir. Bir sürü kitap alır ve her şeyi kendi öğretir. Ona ‘‘Sen dünyayı değiştirebilecek kadar zeki ve farklısın.’’ der Pauline’ın vefatından sonra onun eşyalarını karıştıran Einstein, eski bir kitabın arasında yıllar önceki o mektubu bulur. Ancak mektupta yazanlar Pauline’ın bahsettiğinin tam tersidir. Mektupta ‘‘Aptallık ve anlama geriliğinden dolayı oğlunuzu okuldan almanızı tavsiye ediyoruz.’’ yazılıdır.

 

‘‘Sakın sana kötüsün diyenlere aldırma. Bana aptal dediler ve atomu parçalayıp ellerine verdim’’ sözüyle de potansiyelimizi başkalarının belirlemediğini anlatır.”

Kimin ne olacağı hiç belli olmaz.

Ummadık taş baş yarar.

Başaramaz denilenlerin başardığı, başarır denilenlerin başaramadığı çok görülmüştür.

Eğitimciler; savcı, yargıç, hâkim değildirler.

Onlar, çocuğu eğitmekle görevlidirler.

Bir eğitimci…

Çocuklar arasında ayırım yapılmadan hepsine emek verilmelidir.

Çocukların her birisinin başarabileceğine inanmalıdır.

Bu inançla eğitim verildiğinde görülecektir ki her çocuk başarır!

Bu böyle biline…

Devamını Oku
error: Content is protected !!