DOLAR 32,2511 0.14%
EURO 35,0023 0.27%
ALTIN 2.417,880,36
BITCOIN 22295960.67163%
Trabzon
18°

HAFİF YAĞMUR

03:38

SABAHA KALAN SÜRE

YILDIRIM GÜNDOĞDU

YILDIRIM GÜNDOĞDU

21 Mayıs 2024 Salı

BEN Mİ ABARTIYORUM

BEN Mİ ABARTIYORUM
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hangi esnafa bir iş yaptırsan, kiminle bir ticari ilişkiye girsen mutlaka bir sıkıntı ile karşılaşıyorsun.

Yaptıkları iş hep eksik ve hileli…

İşini doğru dürüst yapan yok…

Yapılan işin kalitesini geçtim, işi yapacak kişi; şu kadar tutar diyor, şu kadar ödeyeceksin, diyor; fiyatta anlaşıyorsun, hesap ödemeye gelince iki katı, üç katı para talep ediyor…

Olacak iş değil…

Kafede, restoranda, lokantada, pastanede kasada hesap ödenmek istendiğinde ödemeniz gereken hesabın üç katı para tabet ediliyor.

Hesaba itiraz edildiğinde adisyona fazla yazıldığı ortaya çıkıyor…

Bu yazdıklarım münferit denilebilecek olaylar mıdır?

Tesadüf müdür…

Anlatacak olsam o kadar çok olay ve yaşanmışlık var ki hangi birisini anlatayım.

Tabi ki bu anlattıklarım devede kulak…

Küçük, basit, sıradan meseleler bunlar…

Bir toplum bozulur da bu kadar mı bozulur?

Avrupa’da bir iş yapılacağı zaman, “Türk işi mi olsun?” diye sorulurmuş…

Ünümüz Avrupa’ya kadar gitmiş, bundan bu anlaşılıyor.

Aklım almıyor…

Kabul etmek istemiyorum.

Biz ne ara bu kadar bozulduk!

Osmanlı döneminde esnaflar gelen müşteriye; “Bugün yeteri kadar kazandım, biraz da komşum kazansın!” dermiş.

Bu anlatı çok inandırıcı gelmese de o dönemlerde günümüzdeki kadar bir bozulmanın olmadığı aşikâr.

Osmanlı durup dururken çökmedi. Son dönemlerde, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırmacılık aldı başını gitti.

Osmanlının çöküş dönemini yaşıyoruz sanırım.

Ülkede toplumsal bozulma ciddi boyutlarda…

Nereye giderseniz gidin, kiminle iş yaparsanız yapın mutlaka bir hile hurda işi ile karşı karşıya kalıyorsunuz.

Hilesiz, hurdasız, dürüst, hakkaniyet temelinde iş yapan birileri ile karşılaşmanız çok zor.

İnsan birilerine iş yaptırmaya korkuyor.

İyi insanlar yok değil…

Tabii var!

Dürüst iş yapana enayi, saf, ahmak gözü ile bakılıyor.

Öyle bir noktaya geldik ki dürüst insanların yaptığı işe, “Vardır o işte bir pislik, yoksa o iş böyle olmaz!” deniliyor.

Kötülük, iyiliği yenmiş durumda…

Kısacası üçkâğıt işi her tarafı sarmış…

Kimse, dinen, ahlaken, vicdanen, kalben meseleyi kendi içinde muhakeme yapmıyor.

Tutturulmuş bir yol gidiliyor.

Öyle zamanlar oluyor ki insan, “Keşke birilerine iş yaptırmak zorunda kalmasam ya da bir hizmet almak zorunda kalmasam” diyor.

İnsanoğlu işte…

Mecbursun…

Birilerine iş yaptırmak ya da hizmet almak zorundasınız.

Bu hayatın olmazsa olmazı, birisiyle olmazsa bir başkası ile bir şekli ile bir işiniz mutlaka oluyor…

Hizmet almak zorunda kalınıyorsunuz.

Yok öyle, “aman ya!” demek…

Ne yapacaksın?

Her şeyi reddedip tek başına ormanda mı yaşayacaksın?

Bu mümkün değil…

Yok öyle bir dünya…

Toplum çok bozuldu, içinde yaşanmaz hale geldi.

Bundan daha kötüye gider mi, bilmiyorum.

Ben mi abartıyorum?

Devamını Oku

ÖĞRETMENE ŞİDDET!

ÖĞRETMENE ŞİDDET!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Öğretmen her türlü aşağılanmanın, horlanmanın, ötekileştirmenin, basitleştirmenin, sıradanlaştırmanın en büyük mağduru…

Yıllardır da bu hep böyle…

Kimsenin de buna dur dediği yok.

Hani bir şeyi toplumun nezdinde değersizleştirirsin de o şeyin toplumda değeri kalmaz ya!

Öğretmenlik de aynen öyle…

Değersizleşti.

Dolayısı ile değersizleşen öğretmenlik her türlü şiddete maruz kaldı.

Bırakın öğretmenin her türlü şiddete maruz kalmasını, canına kastedildi.

Bir değil, iki değil…

En son bir okul müdürü yabancı uyruklu bir öğrenci tarafından öldürüldü.

Canı sıkılan öğretmene saldırıyor!

Öğretmen şamar oğlanı…

İnanın öyle…

Olacak iş değil!

Toplumun en saygını olması gereken öğretmenin can güvenliği yok.

Şiddet mağduru…

Psikolojik şiddeti hiç demiyorum.

Psikolojik şiddet sıradanlaştı.

Daha doğrusu normalleşti.

Okul müdürüne söylerim, milli eğitime şikâyet ederim, CİMER’e yazarım…

Velinin hoşuna gitmeyen her şey şikâyet konusu…

Öğrencinin eve taşıdığı her sorun, öğretmenin hesap vermesi gereken bir mesele…

Öğretmeni ezmek en kolay…

Öğretmenin her yaptığı, ettiği suç…

Toplumda böyle bir algı var.

Bu algı azalacağı yerde her geçen gün daha da artıyor.

Kafası esen öğretmeni şikâyet ediyor.

Kafası esen öğretmene şiddet uyguluyor.

Yetmiyor, öğretmenin canını alıyor.

Öğretmenin yasal bir güvencesi yok.

Velinin gönlü olsun diye, öğretmene soruşturma açılıyor, ceza veriliyor, görevden el çektiriliyor…

Öğretmen hedef tahtasında…

Öğretmen derdini anlatabilirse anlatsın, kendini aklayabilirse aklasın…

Hangi birisi ile uğraşsın öğretmen…

Son yıllarda devlet tarafından hayata geçirilen şikâyet hatları, öğretmene saldırı hatlarına dönüşmüş durumda…

Şikâyet eden edene…

Yüzlerce, binlerce öğretmen şikâyeti…

İncir çekirdeğini doldurmaz nedenler…

Neymiş, öğretmen sınıfta sesini yükseltmiş, çocuğun psikolojisi bozulmuş…

Öğrenciye söz hakkı vermemiş veya az vermiş.

Çocuk düşük not almış.

Aklınıza gelen gelmeyen bir sürü saçma sapan şeyler…

Boşuna demiyorum, bizde her şey şeklen diye…

Öğretmene bir sürü övgülü sözler inanın hep hikâye…

Neden öğretmen korunmaz, itibarı artırılmaz?

Neden meslek kanunu düzenlenerek, öğretmenin özlük ve ekonomik hakları iyileştirilmez?

Neden?

Psikolojik, fiziksel, ekonomik şiddet…

Her gün şiddet haberleri…

Yazık ya!

1 Milyon 100 bin öğretmen korunaksız, şiddete karşı güvencesiz…

Canı sıkılan okula geliyor, öğretmeni darp ediyor.

Darp etmek yetmiyor, vuruyor, öldürüyor.

“Bir şey olamazsan Öğretmen ol!” lafı boşa değil…

Toplumda en itibarsız meslek öğretmenlik…

Değeri yok!

Her geçen günde değersizleştiriliyor.

Toplumun temel taşı eğitim ve bu işi yapanlar da öğretmenler…

Öğretmenlik kutsal olmanın da ötesinde…

Bir ülke meselesi…

O nedenle…

Biran önce Öğretmen Meslek Kanunu yeniden düzenlenmeli ve öğretmenin gerçek manada itibarı yükseltilmelidir.

Öğretmen, toplumda hak ettiği değeri görmelidir.

Öğretmen, “öğretmenim” diyebilmelidir.

Devamını Oku

MÜLAKAT!

MÜLAKAT!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir devlet dairesine girmek için KPSS yetmiyormuş gibi bir de mülakat getirdiler; üniversite mezunu gençlerimizi hayatlarından bezdirdiler.

Bırakın hayatlarından bezdirmeyi, KPSS ve mülakat illetinden bezip kendi canına kıyan bir sürü gencimiz oldu.

İnanın şu yazıyı yazarken, mülakat mağduru gençlerimiz aklıma geldi, tüylerim diken diken oldu, içim ürperdi.

Epey bir mülakata girmiş birisi olarak şunu açık ve net bir biçimde söyleyebilirim; mülakat torpil demektir.

Başka bir şey değil!

Kimse bana ama, ancak, lakin, fakat cümleleri kurmasın…

Kim neyi, ne amaçla ölçüyor?

Öğretmenlerin kalitesi konuşulmak istendiğinde, geçmişteki öğretmenlerin ne kadar kaliteli olduğundan dem vurulur.

Kaliteli diye atfedilen o öğretmenler, ne sınavla ne de mülakatla atandılar.

Birçoğu üniversite bile okumadı.

Öğretmen okullarından mezun oldular, göreve atandılar…

Mesele iyi olanı seçmek falan değil…

Eğitim fakülteleri ihtiyaçtan mezun veriyor dediler.

İhtiyaç kadar öğretmen almak için KPSS çıktı.

Kendi içinde bir mantık arandı.

Çok fazla öğretmen mezun oluyorsa sınav yapmak zorunluydu.

Yapacak bir şey yoktu.

“Tamam” dendi.

Nedeni aslında çok açık ve net belli olan “mülakatı” getirdiler.

Öğretmenleri bundan sonra mülakatla alacağız, dediler.

İyi de “mülakatın” hiçbir seçiciliği yok ki.

Tamamen torpil…

Aklım almıyor, KPSS gibi zorlu bir sınavdan yüksek puan alan birisini birileri mülakattan nasıl eleyebilir.

Şahsen böyle bir komisyonda görev almazdım.

Vicdanım buna elvermezdi.

Nasıl bir vicdansızlıktır.

Bir gencin hayatını ile oynamak…

Hakkını gasp etmek…

O kadar yıl üniversite sınavlarına hazırlan…

Milyon kişinin arasından üniversite sınavını kazan…

Zor koşullarda üniversiteyi oku…

KPSS gibi bir illet sınava gir…

Her birinden bin bir zorlukla geç…

Mülakata gir ve elen…

Kim kabul edebilir?

Kim kabullenebilir?

Hala mülakatta ısrar ediyorlar…

Mülakatın, doğru bir yöntem olduğunu söylüyor ve savunuyorlar.

Amacınız, kaliteli eğitimciler ya da iyi yetişmiş kişileri devlet kurumlarına atamaksa başka yöntemler deneyiniz.

Mülakat, iyileri seçme yöntemi değildir.

Her şeyden önce adil değildir.

Beş dakikada bir kişinin yeterli olup olmadığını nasıl ölçüyorsunuz?

Kaç kez mülakatta elendim sayısını bende bilmiyorum.

Elendiğim her bir mülakata dava açtım, davayı kazandım ama sonuç değişmedi.

Yine elendim…

Dört üniversite bitirmek, yüksek lisans yapmak, eğitimle ilgili makaleler yazmak, mülakattan geçmek için yetmiyor.

Bir bakıyorsunuz, hiçbir artısı olmayan birileri mülakattan yüksek puan almış…

Neden diyorsunuz?

Adamın yükseklerden torpili olduğu ortaya çıkıyor.

Mülakata girmek için kapıda bekleyenler çok iyi bilir: Kapıda bekleyenlerin sohbet konusu, kimin nerelerden, kimlerden torpili olduğudur.

Vay beyler…

Yapmayalar…

Deme yalar…

Havada uçuşur…

Sağlam bir torpilin olmadığı için üzülür, aralarında küçük düşersin…

“Neden sınava girip, sınavı kazanıp bu torpilli adamların arasına girdim?” dersiniz.

Sınava girip kazandığınız için suçluluk duyarsınız.

Sınava girmenin hakkınız olmadığını düşünürsünüz.

İşin en tuhaf yanı nedir biliyor musunuz?

Torpiliniz olmadığına kapıdakiler üzülürler…

Size acırlar.

Halinize üzülürler.

“Oğlum torpilin yok da burada ne işin var. Birde ta nerelerden gelmişsin!” derler.

Maalesef aynen böyle…

Kanıksamak, ihanettir.

Devamını Oku

ULUSAL EGEMENLİK

ULUSAL EGEMENLİK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Düne kadar “Ulusal Egemenlik” kavramının çok da bir önemi yoktu.

1920’de TBMM açılmış, halifelik, saltanat kaldırılmış, 1923’te Cumhuriyet ilan edilmişti.

Teokratik bir yönetim anlayışından sonra TBMM’nin açılması ile halk yönetimde söz sahibi olmuştu.

Artık egemenlik kayıtsız şartsız milletindi.

Kısacası; Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ağır aksak da olsa varlığını devam ettirip gidiyordu.

1980 askerî darbesi sonrası yaşananlar bizde “Ulusal Egemenlik” elden gider mi?” endişesi yarattı.

“Ülkede bir şeriat devleti kurulur mu?” sorusu sordurdu.

Halk, bu soruları sormakta haksız da değildi.

“Afganistan’ın başına gelenler ortadaydı.

Bir zamanlar Atatürk cumhuriyetini örnek almış ve Atatürk’ün yolunda yürüyen Afganistan, bugün bambaşka bir yolda…

Irak, İran, Suriye, Mısır ve diğer Ortadoğu ülkelerinin durumları ortada…

Bu devletler, Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Atatürk’ü örnek almıştı.

Bugün bu ülkelerde demokrasinin, ulusal egemenliğin kırıntısı bile yok.

Ulusal egemenlik konusunda bir kaygı yaşanması normal…

Olmaz denilen birçok şey ülkede oldu.

Ulusal egemenlik sorunu haline geldi.

Cumhuriyet kazanımları, devrimler, kadının toplumdaki yeri, eşit yurttaşlık,  medeni bir toplum çabası, ülkenin birikimleri yara aldı.

Sil baştan!

Eskiye özlem…

Ortaçağ yaşamı…

Bir rejim değişikliği…

Olabilir mi?

Bu kaygılar boşa değil…

Rejim değişmeden de ülkenin yönetim anlayışı değişebilir.

Değişir…

Adı konmadan, yeni bir rejim hayat bulabilir.

Sistemler ya da rejimler siyah ve beyaz renkleri gibi net çizgilerle birbirinden ayrılmaz.

Birbirine sarmaldır.

Ülke yönetiminin adı cumhuriyet olabilir ama ülkede uygulanan teokrasi, monarşidir.

O nedenle ülkelerdeki rejimlerin adına değil, uygulanış biçimine bakmalıdır.

Birde rejim geçişleri birden olmaz, zaman içinde gerçekleşir.

Bu geçişler halk tarafından çok da fark edilmez.

Uzaktaki kurt misalidir.

Mesela…

Cumhuriyet yönetiminde kadınların çalışması yasaklanabilir mi?

Evet!

Bunun anayasal temelleri oluşturulabilir mi?

Evet!

Ya da eğitim öğretimde karma eğitime son verilebilir mi?

Evet!

Kadına miras hakkı kanunla sınırlanabilir veya tamamen ortadan kaldırılabilir mi?

Evet!

Çok eşlilik yasallaşabilir mi?

Evet!

Din temelli bir eğitim temel alınabilir mi?

Evet!

Yargıda şeriat temelli bir hukuksal düzenleme yapılabilir mi?

Evet!

Teokratik yönetim tarzında birçok alanda ciddi anayasal düzenlemeler yapıldı ve bu düzenlemeler hayat buldu.

Tarikat ve cemaatlerin sayısal çokluğu, kurum ve kuruluşlarda yetkin olması boşa değildir.

15 Temmuz darbe girişimi, ulusal egemenliği yok etme girişimi değil miydi?

Darbe gerçekleşseydi, ulusal egemenlik de yok olacaktı.

“Ulusal Egemenlik” çok değerlidir.

Bir ulusun var olma yok olma meselesidir.

23 Nisan ne kadar bir çocuk bayramı edasıyla kutlanıyorsa da temelinde ulusal egemenlik bayramıdır.

Halkın, ulusa hâkim olmasıdır.

Ulusal egemenliğimize sahip çıkalım, ortaçağ karanlığına savrulmayalım.

En kötü ulusal egemenlik en iyi monarşiden, oligarşiden, teokrasiden milyon kez iyidir.

Unutmayalım ki; kaybedilen ulusal egemenlik kolay kolay geri gelmez…

 

 

Devamını Oku

EĞİTİMDE ÇÖZÜM!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçen hafta eğitim sisteminin ezberci olduğunu söylemiş, neden ezberci olduğunu örnekler vererek anlatmıştım.

İşin doğrusu eğitim sistemini anlatmaya da gerek yok.

Eğitimin ne durumdaolduğu ortada…

Bilinmeyen bir mevzu değil…

İyi de iyi bir eğitim nasıl olmalıdır?

Öyle değil mi?

Evet!

Çözüm nedir?

Ne yapılırsa kaliteli bir eğitim ortaya çıkar?

İsterseniz size kısa ve net bir cevap vereyim!

Eğitimbilimsel olmalıdır!

Çözüm bu kadar basit!

Uzun uzun anlatmaya, nedenler, niçinler sıralamaya, örnekler vermeye gerek yok.

Türkçe, matematik, fen, ingilizce, din kültürü ve ahlak bilgisi…

Eğitici de değil öğretici de değil…

Bir sürü gereksiz ve boş bilgilerle dolu…

Bilimsel hiçbir değeri yok.

Karınca ile ağustos böceğinin hikâyesini hepiniz bilirsiniz.

Yıllarca Türkçe kitaplarında okuma parçası olarak okutuldu.

Ağustos böceği saz çaldığı için yerden yere vuruldu, suçlu ilan edildi.Ağustos böceği neden mi suçlu ilan edildi?

Yazın sıcağında çalışmak yerine,ağacın gölgesinde saz çaldığı için.

Bilinçaltına müzikle uğraşanların ya da müzikle uğraşmanın iyi bir şey olmadığı algısı yerleştirildi.

Adeta müzik aşağılandı.

Müzik ve müzikle uğraşanlar suçlu ilan edildi.

Sosyal bilgiler, Hayat bilgisi ve Türkçe derslerinde kadınlar, evin hanımı, erkekler evin reisi olarak gösterildi.

Kadının toplumdaki yeri, “kocasının evidir” dendi.

Matematik kitabı, soyut kavramlarla doludur.

Fen bilgisi, bilimden, deneyden, gözlemden çok uzaktır.

İngilizce öğretiminde doğru bir yol bulunamamıştır.

İngilizce öğrenemeyen tek ülke olarak tarihe geçmişizdir.

“Bilim değil ilim” denilerek tüm derslerin temeline din yerleştirildi.

Eğitim;kişide istendik davranışlar meydana getirme işidir.

İnsanı, yaşamı, doğayı bilimsel temellerde öğretmektir.

Kısacası; çocuğu yaşama hazırlamaktır.

Öğrenileni, davranışa dönüştürmek…

İyi bir birey yetiştirmek…

Ne kadar iyi eğitim o kadar kalite…

Önce eğitim!

Eğitim ve öğretim bir bütündür.

Eğitim olmadan öğretim olmaz…

İyi bir eğitim, bilimsel olandır.

Bilimi rehber edinendir.

Bilimsel eğitimin yolu çok kitap okumadan geçer.

Çocuklara bol bol kitap okutulmalıdır.

Finlandiya’daki eğitim sistemi dünyanın en iyi eğitim sistemidir; çünkü hem bilimsel hem demokratiktir.

Bilimsel ve demokratik olmayan eğitim sistemleri başarılı olamaz.

Eğitim sistemleri, bilimsel, demokratik aynı zamanda laik olmalıdır.

Eğitimde laiklik esastır…

İnanç ayrı eğitim ayrıdır!

İnançla, eğitimi birbirine karıştırmamak gerek…

Bilim okulda, maneviyat ailede olur.

Fazla söze hiç gerek yok.

Eğitimde de bilim, bilim, bilim…

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

error: Content is protected !!